Art Nouveau stilinde tasarlanan bu otobüs durağına Fransa, Belçika veya Çek Cumhuriyeti gibi Art Nouveau’nun popüler olduğu ülkelerde rastlayabilirsiniz. Özellikle Paris gibi şehirlerde, Hector Guimard’ın tasarımlarını anımsatan eğri demir işi ve cam vitray dekorasyonları bu tarzın belirgin özellikleridir.
Bir yelkenli düşünün. Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde. Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor. Bir türlü kıyıya yanaşmıyor. Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.” Selin Tekin böyle anlatıyor onu. Gerçekten “merhaba” demeyi çok severdi. Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere, havyanlara, doğaya gördüğü herşeye “merhaba” derdi.
“Merhaba, rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter. Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…”
Yelken denizi çağrıştırıyordu. Ve o denize aşıktı. Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine.
1945 yılıydı. Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu’na bir mektup geldi. Bodrum’dan gönderilmişti. Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’di. Şöyle diyordu mektupta. “Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın…”
Toplandılar. Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi, Erol Güney, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir’de Cevat Şakir ile buluştular…
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko’nun teknesine bindiler. Güneye indiler…
Yolculuğun kuralları vardı. Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı. Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi. Öyle de oldu. Mavi cennette kayboldular. Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı. Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı. Defterlerin adı “Mavi Yolculuk”tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor. Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor. Tek farkı var. O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar. Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir’di.
Sadece denize değil. Doğaya da aşıktı. Yine yıllar öncesiydi. Cevat Şakir, Prosper Merime’nin Karmen’ini Türkçe’ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü. “Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar..!” Gerçekten ne güzel olurdu? Mimozalar Bodrum’u sarıya boyardı. Ama Türkiye’de mimoza yoktu.
Cevat Şakir hemen harekete geçti. Paris’ten tohum getirtti. Her tarafa ekti. Bir süre sonra Bodrum’da her yerde mimozalar yetişti. Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı. “Mimozayı onlar için yetiştirmiştim…”
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir.
Sadece mimoza değil elbette. Palmiye, Greyfurt, begonvil, narenciye 50’ye yakın çicek, meyve, agaç… Hepsi onun eseriydi. Ve okaliptüs…
Yıl 1938’di. O yıllar Ege’nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu. Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı. Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı. Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler. Ancak, bölge bataklıktı. Tüm ova sivrisinek yuvasıydı. Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti. İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4’ü maalesef ölmüştü. Son çocuğu erkek doğdu. Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi. O bataklık kurutulacaktı. Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı. İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi. Muhtar ve köylüler valiye çıktılar. Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar. Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi. Bilim insanlarına danıştı. Sonunda çare bulundu. Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu. O girdi devreye. Avusturya’dan yüzlerce okaliptüs fidanı getirildi. Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu. Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi. Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu. Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı. Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu.
Bugün Marmaris’e ya da Datça’ya karayoluyla gelenler, Sakar’dan Gökova’ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır. Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir. Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler. İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer. Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar. Şimdi birer dev oldular. Bazılarının boyu 20 metreyi geçti.. O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı. O dönemin valisi Recai Güreli. O fidanların Avusturya’dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da Cevat Şakir’di. Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı’nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı’ydı…
Arkeolojiye de meraklıydı. Mitolojiye de. Mitolojiyi şiire döken insandı. Çağdaş Homeros’tu. Yaşam ustasıydı. Gazeteciydi. Yazardı. Şair, rehber, araştırmacıydı. Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı.
O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu’nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekim’inde, İzmir’de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı’nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı…
Manevi evladı Şadan Gökovalı’ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum’a gömüldü. Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.
GÜNÜN HİKAYESİ… “Ülkenin tanınmış genç avukatlarından biri, yaban kazı avı zamanı, tüfeğini alıp Karadeniz sahillerine çıkmış.
Uçarken görmüş kazı. Hemen nişan alıp ateş etmiş:dannn!..
Kuş döne döne inmeye başlamış yere…
Etrafı çitle çevirili bir araziye düşüvermiş sonunda da… Avukat hemen araziye girip kuşu almaya yeltenmiş. Tam çitlerden içeri girecekken karşısına yaşlı bir köylü çıkmış.
Köylü avukata sormuş; ─ Ne yapıyorsun benim arazimde?
Avukat; ─ Şu yaban kazını vurdum da, almaya çalışıyorum.
Yaşlı köylü; ─ Arazi benim olduğuna göre, içindeki her şey gibi, kuş da benimdir.
Avukat hemen diklenmiş; ─ Ben bu ülkenin en büyük avukatlarından biriyim. Beni uğraştırma bey amca! Mahkeme masrafı falan der, çiftliğine kadar elinden alırım bak!
Yaşlı köylü gülmüş; ─ Biz buralarda böyle küçük sorunları mahkemeyle değil ‘üç tekme’ kuralıyla çözeriz, demiş.
Avukat merakla sormuş ─ Nedir o üç tekme kuralı?
Yaşlı köylü; ─ Önce biri ötekine 3 tekme vurur, sonra öteki… Sonra yine ilki… Bir kişi pes edene kadar devam eder. Pes eden kaybeder.
Avukat genç, güçlü kuvvetli, sportmen. Köylü ihtiyar. İçinden ‘ben bunu haklarım’ diye düşünerek; ─ Kabul, demiş.
Yaşlı köylü; ─ Burası benim arazim olduğuna göre ilk vurma hakkı bende.
Avukat kabul edince yaşlı köylü İlk tekmeyi atmış avukatın kasıklarına… ‘Ugggh’ diye dizlerinin üzerine çökmüş avukat.
İkinci tekme tam midesine gelmiş ki, avukat öğlen yediği yemekleri çıkarmış, ‘böğğğ’ diye bağırıp dört ayak haline gelmiş yerde.
Yaşlı köylü üçüncü tekmeyi tam kıçının ortasına yerleştirince de öne doğru kapaklanmış avukat. Önde de köylünün ineğinin biraz evvel oraya bıraktığı ıslak tezek var, avukatın suratı aynen gömülmüş içine.
Avukat; ─ Şimdi sıra bende, ihtiyar tilki, diye doğrulmuş, ağzına kadar giren pislikleri ceketinin koluyla temizlemeye çalışırken.
Yaşlı köylü gülmüş; ─ Pes ediyorum. Bir kaz için dövüşmeye değmez. Al kuşunu git….” 😂
Bir Garip Kişi… Suadiye’deki plaj gazinosu yeni açılmış, mevsiminin plajı, gazinosunun en civcivli günlerinden biri. Şort modası, çeşitli deniz kıyafetleri kıyılara yeni yeni dökülmeye başlamış.
Gazinoda, öğle yemeğini de her masa bir telden çalıyor.
O zamanlar pek alışık olmadığımız, deniz kıyafetlerinin en tuhaflarını ecnebiler teşhir etmekte…
Derken bunların hiç birisine benzemeyen bir müşteri peyda oluyor.
Başında ensesine yığılmış kocaman kenarlı bir Vagner beresi üstünden acayip bir pardösü! Parlak lacivert bir kumaştan. Yakası yok. Yaka yerine tam gırtlak hizasından, topuklara kadar asker adımlarıyla inen bir sıra parlak düğme. Ayaklarında görülmedik sandallar. Ha ağzında da kocaman bir puro sigarası.
Müşteri evvela Almanca bir şeyler söylüyor, garsonun Almanca bilmediğini görünce Fransızca müthiş bir yemek listesi döktürüyor.
Havyarından tutun da balıkla etle içilecek şarabın çeşidine kadar. Yemekten evvel biraz çerezle birkaç kadeh viski münasip görülüyor. Sonra müthiş bir yemek faslıdır başlıyor.
Öteki müşteriler çoktan yemeğini bitirmiş, ötede beride kestirmeye başlamışlar. Ama bizimki hala peynirle üstünde bazı fikirler atıyor ortaya.
İkindi güneşiyle birlikte kahve ve hesap listesi gelmiş dikilmiş. Müthiş bir yekûn. Krallara prenslere yaraşan bir rakam.
Garson korka korka listeyi masanın görünür bir tarafına koymaya çalışırken müşteri elinin tersiyle listeyi itmiş garsonu da sinek kovar gibi kovmuş.
Garsonu bir telaştır almış. Tekrar listeyi yerine yerleştirince müşteri kızmış, listeyi aldığı gibi parça parça edip garsonun yüzüne fırlatmış. Neye uğradığını şaşıran garson hesap listesinin parçalarını toplamaya çalışırken, müşteri bir gülmedir tutturmuş.
Sonra etrafını saran garsonlara;
‘‘Beş param yok!’’ demiş çıkmış işin içinden.
Durumu gazinonun müdürü incelemiş, beğenmemiş, kalkmış müşteriyi sigaya çekmeye başlamış:
‘‘Ne demek istiyorsunuz?’’ ‘‘Hiç! Param yok diyorum.’’ ‘‘Peki paran yoksa ne diye gazinoya geliyorsun?’’ ‘‘İki gündür açtım da ondan.’’ ‘‘Peki parası olmayan adam viski ile havyar mı ısmarlar? Peynir ekmek nene yetmezdi?’’ ‘‘Öteden beri bayılırım, havyara da viskiye de, hem ölmüş eşek kurttan korkmaz ki!. Hah.. Hah!.’’ ‘Ya, öyle mi? Soyun şu münasebetsizi. Nesi var nesi yok sırtından alın da aklı başına gelsin.’’
Garsonlar yağlı müşterinin üzerine atılıyorlar.
O hiç telaş etmeden, bir iskemlenin üstüne çıkıyor, bir Cirano edasıyla etrafını sarsan meraklıları selamlıyor. İçtiği viski, siyahlı beyazlı şaraplar boşa gitmemiş olacak.
Mükemmel bir aktör gibi rol kesiyor. ‘Para istediniz, yok, dedim. Elbise, çamaşır isteseydiniz, daha çabuk anlaşırdık.”
Patron “nesi var, nesi yok alın diyor.’’
Sonra bir kahkaha, arkasından,
Kışlanın önünde redif sesi var,
Bakın çantasında acep nesi var,
Bir çift kundurayla bir de fesi var diyerek, evvela beresini garsonlara atıyor, sonra acayip sandallarını teslim ederken, ‘Varımız bir bu pardösüden ibaret’’ diyor, ‘‘yoğumuza gelince…’’
Meraklılar hep bir ağızdan,
‘‘Aaaaaaa!..’’ diye bağrışarak kaçışmaya başlıyorlar. Müşteri, yoğumuza gelince diyerek iliklenmiş düğmeleri çözerken, pardösünün altında en masum çamaşırlardan hiçbirisinin bulunmadığını gören patron,
‘‘Tuh! Allah kahretsin,’’ diyor.
Derken meraklılar arasından yürek parçalayıcı bir çocuk sesi yükseliyor:
‘ ‘Anne, anneciğim, koş imdada, bizim hocamızı soyuyorlar. Ne ayıp şey Anneciğim ne olursun kurtar onu. O bizim mektepte hocamızdı.’’
Patronun karısı duruma el koyuyor. Cılız bir vücudun yarısını ortaya çıkaran parlak düğmelerin çözülmesine son veriliyor.
Komedi havası drama dönüyor.
Ağlayan çocuk annesini zorla sahneye getiriyor.
Hesabını ödemediği için işkenceye tutulan müşterinin Ressam Fikret Mualla olduğunu, birkaç sene evvel Galatasaray’da resim hocalığı yaptığını ispat ediyor.
Patronun karısı da resim yaparmış. Bir ara akademiye yazılmış. O da Fikret’i hatırlıyor.
Ve bir rivayete göre Fikret Mualla, kırk gün kırk gece Plaj Gazinosunda ağırlanıyor.
Kendi rivayetine göre sandalda, bana bu sahneyi anlatan gazino sahiplerine göre de emrine verilen kulübede mükemmel bir yaz geçiriyor…
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Bilgi Yayınevi’nce yayımlanan Delifişek kitabının 1975’teki ilk basımından meslektaşı, Fikret Mualla’yı anlatan “Bir Garip Kişi” yazısından bir bölüm (s. 68-70)
Tepki ver fonksiyonuna eklemek lazım böyle bir emoji 😂
3
insanlar
∙
0
3
Medya kullanılamıyor
Loading...
Gönderiyi keşfet
Hiçbir şey bulunamadı!
Meerkat Parası
Tek seferlik erişim
Ödülleri yayınla
Bu gönderiyi kutlayan kişiler aşağıda listelenmiştir.
∙
Tepkiler
Bu yazıya tepki gösteren kişiler aşağıda listelenmiştir.
Anket
Kim Yeniden Yayınladı?
Bu gönderiyi yeniden yayınlayan kişiler aşağıda listelenmiştir.
Hiçbir şey bulunamadı!
Hoş geldin!
Tekrar hoş geldiniz! Sizi tekrar gördüğümüz için çok heyecanlıyız! Arkadaşlarınızla yeniden bağlantı kurmak, en son güncellemeleri yakalamak ve sevdiğiniz canlı dünyaya geri dönmek için hemen giriş yapın.
Parçası Olun!
Bize katılın ve dostluk ve paylaşımla dolu bir topluluğun parçası olun. Herkesin birbirine saygı duyduğu, birbirini desteklediği ve ilham verdiği bu alanda kendinizi evinizde hissedeceksiniz.